Laiklik İlkesi – Av.Nazan Moroğlu

“Çağdaş demokrasilerin ön koşulu olan laiklik ilkesinin tanımı çok yönlü olarak yapılmaktadır. Ancak, her tanımda temel olarak devlet yönetiminde aklın ve bilimin esas alınması önemle vurgulanmaktadır.  Laiklik, eğitimin, siyasetin, devlet yönetiminin, toplum hayatının ve hukuk kurallarının akla ve bilime dayandırılmasıdır.

Laiklik ilkesinin toplumda ulusal bağımsızlık, özgürlük ve barışı gerçekleştirici ve koruyucu işlevini yerine getirebilmesi için, eğitim başta olmak üzere tüm kurumlar aklın bilimin öncülüğünde laik düşünceye dayalı biçimde yapılandırılmalıdır. Bunun için Aile kurumunun, eğitim kurumunun, devlet dediğimiz siyasal kurumun, kamuoyu oluşturucu sivil toplum kuruluşlarının ve ekonomik işleyişin tümünün laikleşmesi gerekir. Bunlardan herhangi birinin laik niteliğini kaybetmesi halinde öteki kurumların da laik niteliği sarsılır ve bozulmasına neden olur. Bugün ülkemizde akla bilime dayanan eğitimden ve toplumsal yaşamdan uzaklaşılmasına, dine referanslı yapılanmaya kaymasına yönelik girişimler geleceğe yönelik endişelerimizi artırıyor.

Çünkü, lâiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, din ve vicdan hürriyetinin devlet tarafından güvence altına alınmasıdır. Ancak laiklik aynı zamanda  insanların dini inancına ve vicdan hürriyetine karışılmaması, örneğin Cuma günleri öğle saatlerinde tatil yapılarak öğrencilerin camiye götürme şeklinde, okullarda dini baskı yapılmamasıdır.

Günümüzde demokratik düzenle yönetilen devletleri gösteren bir dünya haritasıyla, laik düzenin egemen olduğu toplumları gösteren bir dünya haritasını üstüste koyduğumuzda, tam olarak çakışmasının temel nedeni, laik düşünüşün demokratik düzenin özünü oluşturmasıdır. Nüfusunun büyük çoğunluğu müslüman olan İslam devletleri arasında hukuk ve devlet sistemini tam olarak laikleştirmeyi başarabilmiş tek ülke halen Türkiye Cumhuriyeti’dir. Laiklik ilkesi ülkemizde demokrasi ve özellikle kadın hakları açısından büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle, kararlılıkla korunması gerekir.

Laikliğin Gelişimi:

Bilindiği gibi, lâiklik, batılı demokrasi arayışlarında kişilik, özgürlük ve eşitlik gibi, akıl ve vicdan özgürlüğünün bir sonucudur. Eski çağlardan beri din, insanların  günlük yaşamında, toplumsal düzende ve devlet yönetiminde etkili olmuştur. Özellikle Hıristiyanlık, Avrupa’da ortaçağ sonlarına kadar her alanda söz sahibiydi. Papalar krallara hükmedebiliyor, papaz, rahip, din adamları da Hıristiyan dininin kurallarına göre insanların yaşamını yönlendiriyorlardı.

Nitekim, din ve devlet ayrılığı prensibi, batıda yüzyıllardan beri tartışılmış, çatışmalara neden olmuş ve ancak Yeni Çağ’da uygulama alanı bulmuştur. Avrupa’da çağ kapatıp çağ açan büyük teknik yenilikler ve özellikle matbaanın bulunması ile bilginin büyük kitlelere yayılması sağlandı. Böylece fikir ve zihniyet bakımından çok büyük bir değişim olmuştu.

Bu değişikliğin genel adına Hümanizm diyoruz. Humanizm, Orta Çağ’a özgü skolastik ve dogmatik dünya görüşünün bırakılarak, aklın üstünlüğüne inanan bir görüşe geçilmesidir. Hümanizm’in birinci eseri Rönesans’tır. Rönesans’ın önemli sonuçları olmuştur:

  • Skolastik, dogmatik düşünce yıkılmış; özgür düşünce ve yeni sanat anlayışı doğmuş.
  • Deney ve gözlem metodunun kullanılmaya başlamasıyla bilim ve teknoloji gelişmiş,
  • ve böylece, kilise ve din adamlarına duyulan güvenin azalmasına ve reform hareketlerine zemin hazırlanmıştır.

Zamanla değişen ve gelişen ticaret ilişkileri, kentlerin zenginleşmeye başlaması, Hıristiyan olmakla birlikte ayrı mezheplerden olanların çoğalması, gözleme ve deneye dayalı bilimin ön plana çıkması gibi etkenler Hıristiyan dininin dönemin yeni koşullarına göre gözden geçirilmesini gerektirmiş ve dinde Reform yapılması için ortam oluşturmuştur. Böylece kilise, yaşamın birçok alanında etkisini yitirmeye başlamıştır. Özellikle eğitim ve öğretim alanında yenileşmeler olmuş, din kurallarına uygun eğitim yapan kurumların yani sıra özgür düşünceye ve inanç özgürlügüne dayanan eğitim kurumları devlet tarafından açılmaya başlanmıştır. 1789 Fransız Devrimi‘nden sonra laiklik yavaş yavaş devletin bütün kurumlarında ve toplumda kendini kabul ettirmiştir. Ancak, Fransa’da laiklik 1905 yılında yasada yer alabilmiştir.

Bilindiği gibi, eşitlik, özgürlük, kardeşlik hareketi olan Fransız devrimi sürecine çok sayıda kadın destek vermiş olmasına rağmen, kadınların gözardı edildiği ve bu kavramların erkekler açısından anlam ifade ettiği görülmüştür.

Nitekim, devrimci kadınlar 1789 tarihli (Déclaration des droits de l’homme et du citoyen) İnsan Hakları Deklarasyonu’nda yer verilen eşitlik ve özgürlük kavramlarının  kadın – erkek eşitliği bakımından gözardı edilmesine itiraz etmişlerdir. Devrimci kadınlar “eğer kadınlar yurttaş olarak suç işlediklerinde giyotine gönderiliyorsa, kadınlar yurttaş olarak kürsüye çıkmak da istiyorlar” diyerek,  hazırladıkları Kadın ve Yurttaş Hakları Beyannamesini 1791 tarihinde kürsüye çıkarak okumuşlardır.  Ancak, devrim sürecine büyük destek verenlerden Olympe de Gouges  1793 yılında “doğa kurallarına başkaldırması” nedeniyle Devrim Mahkemesinin  “kendi cinsine yaraşmayacak şekilde politikayla ilgilendiği için ve ölümü diğer kadınlara ibret olsun ”  gerekçesiyle giyotine mahkum edilmiştir. Kadın ve Yurttaş Hakları Beyannamesi, kadın hakları açısından ilk yazılı belgedir.

Günümüzde Eşitlik mücadelesi bir demokrasi mücadelesidir ve ümmet-kul ilişkisinin olmadığı laik demokrasilerde kadın erkek eşitliği gelişebilir. Avrupa’da insanın aydınlanmasını sağlayan Rönesans ve reform gibi iki hümanist hareket gelişirken, Osmanlı imparatorluğu, bu hareketlere uzak ve yabancı kalmıştır. Devlette, toplum ve dinin kaynaştığı teokratik bir düzen devam etmiştir.

Osmanlı Devleti, Fransız devriminin etkisiyle Tanzimat’tan sonra ve Meşrutiyetle birlikte batıya açılma ve örnek alma hareketiyle gerek devlet gerek toplum yapısında çağdaşlaşma yolunda bir adım atılması sağlanmıştır. Ancak kararlı bir dönüşüm, Milli Kurtuluş Savaşının kazanılması ve bağımsızlık belgesi Lozan Antlaşmasının imzalanmasından sonra Cumhuriyet’in ilan edilmesi ile birlikte yaşanmıştır.

Mustafa Kemal Paşa İsmet İnönü‘yle, devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan yasa tasarısını hazırlamış ve 29 Ekim 1923 günü “Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Türkiye Devletinin hükümet şekli Cumhuriyettir” esasına dayalı olarak Cumhuriyet ilan edilmiştir. Böylece, yeni Türk Devleti’nin adı Türkiye Cumhuriyeti olarak kabul edilmiştir.

Cumhuriyetin ilanı ile ulusumuza özgürlük, demokrasi ve çağdaşlık hedefiyle yeni bir dönemin kapılarını açmıştır. Tüm özgürlüklerin, bu bağlamda din ve vicdan özgürlüğünün de güvencesi olan ve kısaca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması şeklinde tanımlanan lâiklik ilkesi, Türk Devriminin vazgeçilmez bir unsurudur ve adım adım yaşama geçirilmiştir.

Kurtuluş mücadelesiyle birlikte başlayan ve Cumhuriyetimizin kuruluşunun ilk on yılında bu yolda yapılan Atatürk devrimleriyle, şeriattan laikliğe doğru bir yol haritası çizilmiş ve laik devlet düzeni adım adım yaşama geçirilmiştir: 

  • Devletin Lâikleştirilmesi
  • Hukukun Lâikleştirilmesi
  • Eğitimin Laikleştirilmesi
  • Kültürün Lâikleştirilmesi 

Devletin Lâikleştirilmesi

  • Samsun’a çıkışla başlamış, Amasya kararları, Erzurum, Sivas Kongreleri ile “ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesi” benimsenmiştir.
  • 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açılmış ve “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesi kurtuluşun ve kuruluşun simgesi olarak kabul edilmiştir.
  • 20 Ocak 1921 Anayasasının kabulü.
  • 1 Kasım 1921 Saltanat kaldırılmış ve iki başlı devlet yapısına son verilmiştir. Ankara merkezli Türk hükümeti dış ilişkilerde temsil yetkisine sahip olmuş ve Lozan Barış Antlaşması görüşmelerine de bu sıfatla İsmet İnönü müzakereci olarak gönderilmiştir.
  • 29 Ekim 1 923 Cumhuriyetin ilânı.
  • 3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılması, 1924 tarihli Türkiye’yi laikleştiren üç devrim yasasından en tartışılan yasa olmuştur.
  • 20 Nisan 1924 Anayasası kabul edilmiş Cumhuriyet yönetiminin esas alınmasına rağmen din devleti olmaya devam edilmiştir.
  • 10 Nisan 1928 tarihinde Anayasadan Türkiye Devletinin “Dinî islâmdır” hükmünün çıkarılmış, Anayasada laikliğe ilk adım atılmıştır.
  • 5 Şubat 1937 Anayasada değişiklik yapılarak devletin cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçı olduğu hükmü Anayasaya konulmuş, böylece devletin laikleştirilmesi sağlanmıştır.

Hukukun Lâikleştirilmesi

  • 8 Nisan 1924 Şer’î mahkemelerinin kaldırılması.
  • 30 Kasım 1925 Tekke ve Zaviyelerin kapatılması
  • 17 Şubat 1926 Türk Medeni Kanunu’nun kabulü.

Lozan Antlaşması ile Türk vatandaşı azınlıklara özel yaşamlarıyla ilgili kendi hukuklarını  uygulama hakkı tanınmış olmasına rağmen, ilk önce Musevi yurttaşlar ve sonra diğerleri Adalet Bakanlığına başvurarak, Medeni Kanuna tabi olacaklarını bildirmişlerdir. Böyle laik hukukun simgesi olan Medeni Kanun ile ülkede Hukuk Birliği de sağlanmıştır.

  • 22 Nisan 1926 Borçlar Kanununun hazırlanması.
  • 1926 yılında Kara Ticareti Kanununun kabulü
  • 24 Kasım 1929 İcra, İflas Kanunlarının kabulü.
  • 15 Mayıs 1929 Deniz Ticaret Kanununun kabulü.
  • 5 Aralık 1934 Kadınlara Seçme ve Seçilme hakkının verilmesi.
  • Anayasasının 10. ve 11. Maddelerinde değişiklik yapılarak “her Türk erkek” için tanınmış seçme ve seçilme hakkı, “erkek” sözcüğü çıkarılarak kadın erkek tüm yurttaşlara eşit olarak tanınmıştır.

Eğitimin Laikleştirilmesi 

  • 3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisat (Öğrenimin Birleştirilmesi) Kanunu
  • 5 Kasım 1925 Ankara Hukuk Fakültesinin açılması.
  • 26 Aralık 1925 Uluslararası Takvim ve Saatin kabul edilmesi.
  • 24 Mayıs 1928 Lâtin rakamlarının kabulü.
  • 1 Kasım 1928 Lâtin alfabesinin kabulü.
  • 10 Haziran 1933 Maarif Teşkilatı Hakkındaki Kanun’un kabulü.
  • 1 Ağustos 1933 Üniversiteler Kanununun çıkarılması, Darülfûnun’un kaldırılması. İstanbul Üniversitesinin kurulması.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu eğitimde birlik sağlanması açısından büyük önem taşımaktadır. Bilindiği gibi, Osmanlı döneminde 1876 Anayasasından sonra temel eğitim veren okullar yaygınlık sırasına göre üç kümede toplanıyordu:

  1. Yabancı dille eğitim yapan azınlıkların ve yabancı ülkelerin açtıkları ve çağdaş nitelikli okullar.
  2. Dinsel nitelikli sıbyan mektepleri ve medreseler.
  3. Bir bakıma bilimsel nitelikli sayılan ibtidai mektepler ve idadiler.

Osmanlı eğitim sistemimizin bir üçlü yapısı II. Meşrutiyette yapılan bazı değişikliklerle Cumhuriyet Dönemi’ne kadar süregelmişti. 3 Mart 1924’de kabul edilen Öğretim Birliği Yasası ile dinsel nitelikli okullarla bilimsel nitelikli okullar birleştirildi. Yabancı dilli okullar da Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı. 1924’te ve sonraki yıllarda toplanan Eğitim Kurulu laik temele dayanan ilk ve orta okul programlarını benimseyerek uygulamaya koydu. Bundan sonraki yıllarda da bu eğitim programları sürekli geliştirilerek çağdaşlaştırıldı.

Kültürün Lâikleştirilmesi

  • Kültürde lâikleşmenin yollan aranırken örf ve âdet tamamen gözardı edilmemiş, ancak kadın erkek tüm yurttaşlara eşit haklar tanınması esas alınmıştır.
  • 30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı Kanun ile tarikatlar yasaklanmış, tekke, türbe ve zaviyeler kapatılmıştır. Ancak, günümüzde ne yazıkki cemaat yapısı iktidara ortak olma konumuna getirilmiştir. Bu yapılardan Türkiye arındırılmadıkça yurttaşlık kavramının içinin boşaltılmasına, kadın erkek eşitliğinin gözardı edilmesine, aile yaşamında Medeni Kanundaki evlilik yaşı, resmi nikah, tek eşlilik, mirasta eşit pay esaslarının uygulanmaz hale gelmesine yol açılmış olacaktır.
  • 25 Aralık 1925 tarihinde de Meclis tarafından şeyhlik, üfürükçülük, dervişlik, emirlik, falcılık, büyücülük, muskacılık gibi sıfatların kullanılması ve bunlara ait özel kıyafetlerin giyilmesi yasaklanmıştır.
  • Sanat toplumun can damarı olarak kabul edilmiş, çağdaş resim ve müzik desteklenmiştir.

Atatürk, lâikliğe büyük bir önem vermiştir. Atatürk, Millî Mücadele sırasında edindiği tecrübelerle, lâik devlet düzenini gerekli görmüştür. Dini tam olarak bilmeyen bazı kişi ve grupların, toplumu yanlış yönlendirip çıkar sağlamaya çalışmaları karşısında lâikliğin, Türk milletinin maddî manevî ve fikrî yapısını çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmaya yönelik olduğunu her vesile ile vurgulamıştır.  Lâiklik ilkesinde, din düşmanlığı değil, devlet tarafından inanç hürriyetinin tarafsız bir şekilde sağlanmasının esas olduğu topluma anlatılmıştır.

Lâiklik ilkesi ile ülkede hukuk birliği sağlanmış, tüm vatandaşlar kanun önünde eşit duruma gelmiştir. Lâiklik, Türk milletine yeni bir hayat tarzı getirmiş, çağdaşlaşma ve gelişmenin yolu açılmıştır. Devlet yöneltiminde “ümmet – kul” anlayışı yerine, ulusal egemenlik temeline dayanan “ulus – yurttaş” yapısı hakim olmuştur. Ancak İslâm dininin, dünya ve ahiret ile ilgili kuralların bütününü içine alması nedeniyle, laiklik ilkesinin yerleştirilmesi kolay olmamıştır. Nitekim din adına çok sayıda ayaklanmalar yaşanmıştır. Kabakçı Mustafa İsyanı, 31 Mart Vakası, Millî Mücadele’de Konya İsyanı, Şeyh Sait Ayaklanması, Menemen’de Kubilây Faciası ve Sivas Madımak olayları gibi.

Günümüzde de, Anayasa Mahkemesi kararıyla   laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu tesbit edilen bir partinin yönetimde olduğu dikkate alındığında, Anayasamızın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez ilkeleri arasında “laiklik” ilkesinin bulunmasının ne denli önemli olduğu görülmektedir. İşte bunun içindir ki, 1937 yılında Anayasamıza giren laiklik ilkesi, 1961 Anayasası 19. maddesi ile, bir taraftan vicdan ve din hürriyetini garanti altına alınırken, diğer taraftan bu hürriyetlerin kötüye kullanılmasını önlenmiştir:

Kimse devletin sosyal, iktisadî ve hukukî temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya şahsî çıkar veya nüfuz sağlama amacı ile her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını veya dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtan gerçek ve tüzel kişiler hakkında kanunun gösterdiği hükümler uygulanır ve siyasî partiler Anayasa Mahkemesi’nce temelli kapatılır”.

1982 Anayasası’nın 24 üncü maddesinde de benzer bir hükme yer verilmiştir:

Kimse Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

Lâik eğitim karşıtı çağ dışı eğitimin güçlenmesinin muhtemel tehlikesini sezen Kurucu Meclisler, 1961 Anayasası’nın 153. ve 1982 Anayasası’nın 174. maddesinde, Eğitim Birliği Kanunu’nu da diğer inkılâp kanunları ile birlikte güvence altına almıştır. Eğitim ve öğretimde kadın-erkek eşitliği, çalışma hayatında hak ve fırsat eşitliği yönündeki laiklik çabaları ise, cinslerin birarada ve eşit eğitim-öğretim görmesini, eşit şartlar altında birarada çalışabilmesini sağlamıştır . Kadının aktif olarak iş ve toplum hayatına katılmadığı toplumlarda demokrasiden ve onun ön koşulu olan laiklikten söz edilemez. Laiklik demokratik toplum düzeninin temelidir, eşitliğin ve özgürlüğün kaynağıdır, laiklik çağdaş yaşam biçimidir. O bakımdan sürekli olması, korunması ve içtenlikle savunulması gereken bir ilkedir.

Laiklik ilkesinin kabulü ülkemiz için bir tür Türk rönesansıdır.

Cumhuriyetin kuruluşunun ardından yaşama geçirilen Türk Devriminin en büyük özelliklerinden biri düşünce ve uygulamanın birlikte yürütülmüş olmasıdır. Laiklik ilkesi bu şekilde Anayasa’da ve yaşamda yerleştirilmiştir.

İslam dünyasında laikliğin hukuki ve siyasi gerekleriyle tüm olarak yerine getirebilmiş olan tek devlet Türkiye’dir. Değerini bilmemiz, savunmamız ve kararlılıkla korumamız gerekir. Bilindiği gibi, laik hukukun simgesi olan devrim yasamız Medeni Kanunun kabulüyle  kadınlar özel yaşamlarında eşit yurttaş olmuşlardır. Bu  kazanımların  farkında olmak ve sahip çıkmak için özen göstermek gerekir.

Laiklik İlkesi Kadın Haklarının Güvencesi

Ancak, son yıllarda laik hukukun gözardı edildiğine, Medeni Kanundaki hakların ihlal edildiğine tanık oluyoruz. Özellikle “evlilik yaşı” gözardı edilmekte, sayıları 3 milyondan fazla olan çocuk gelinler sorunu toplumsal bir haline gelmektedir. “Resmi nikah” ve “tek eşlilik” kadın haklarının güvencesidir. Bu bakımdan, kazanılmış hakların korunmaı ve topluma yeniden hatırlatılması amacıyla  İstanbul Kadın Kuruluşları Birliğince “Medeni Kanunuma Sahip Çıkıyorum” imza kampanyası başlatılmıştır.

İçinde bulunduğumuz dönemde yurttaşlara ve ülkeyi yönetenlere, laikliğin “kişi, toplum ve devlet yaşamını düzenleyen kuralların akla ve bilimsel gerçeklere dayalı olması, ulusal egemenlik temelinde düzenlenmesi ve bireylerin hiçbir baskı altında olmadan dinsel inanç ve ibadetlerinin gereğini yerine getirebilmesi” olduğunun her vesile ile hatırlatmak gerekmektedir.

Bilindiği gibi, günümüzde çağdaş uygarlığın, demokrasinin temel taşı olan laiklik gözardı edilmekte; ülkeyi yönetenlerce eğitimden aileye yaşamın her alanında dine referanslı bir yaşam biçimi dayatılmakta, laiklik ilkesi adeta yok sayılmaktadır. Günümüzde, ne yazıkki ülkeyi yönetenlerce  kadının insan hakları açısından dünyada yaşanan  gelişmeler dikkate alınmamakta, ülkemizde kadının eğitim,  istihdam ve siyasetteki üzücü tablo (38 milyon kadın nüfusunun 2.5 milyonu okuma yazma bilmiyor, 24 milyon kadın ençok ilköğretimi bitirmiş; iş ve politik yaşamda yok denecek kadar az sayıda; toplumsal cinsiyet eşitliğinde dünyada 142 ülke arasında 125. sırada olduğu) gözardı edilmektedir.

Bu nedenle, özgür düşüncenin, demokrasinin ve kadın haklarının güvencesi olan laikliğin korunmasına bugün her zamandan çok ihtiyaç duyduğumuzu bir kez daha ifade etmek isterim.

Laikliği korumak için ELELE mücadeleye devam…